
Haberi Dinle
Kadın Sesi
Son birkaç yıldır girişimcilik dünyasında en çok duyduğumuz başlıklardan biri, Ar-Ge ve Tasarım Merkezleri ile teknopark firmalarına getirilen zorunlu yatırım yükümlülüğü oldu. Özellikle geçtiğimiz yılın son günlerinde ana gündem maddesi diyebiliriz.
Teknoloji üreten yapılar, ürettikleri değeri girişimcilik ekosistemine geri kazandırsın; sermaye, startuplarla buluşsun; ekosistem büyüsün niyeti ile zorunlu yatırım yükümlülüğü ortaya çıktı. Kâğıt üzerinde güçlü duran bu yaklaşımın, sahada ne kadar karşılık bulduğunu ise bugün daha yüksek sesle sorgulamamız gerekiyor.
Ar-Ge merkezleri ve teknoparklarda istisna kapsamında faaliyet gösteren, cirosu 2 milyon TL’nin üzerinde olan firmaların gelirlerinin yüzde 3’ünü girişim sermayesi fonlarına ya da kuluçka merkezlerinde bulunan startuplara yatırım yapması zorunlu hale gelmişti. Türkiye geneline baktığımızda bu oran, oldukça ciddi bir kaynağa işaret etmektedir. Rakam büyüyor, para hareket ediyor; ancak asıl merak ettiğim soru şu: Bu hareketlilik gerçekten ekosistemi geliştiriyor mu?
Bu yükümlülük yalnızca yatırımı yapan şirketleri ilgilendirmiyor. Yatırımı alan startuplar, aracılık eden fonlar, teknoparklar, kuluçka merkezleri ve girişimciler bu zincirin doğrudan paydaşıdır. Yani burada konuştuğumuz şey, tek bir tarafın değil; ekosistemin tamamının sorumluluğu olarak görünmektedir. Ne var ki sahadaki uygulamalar, niyet ile sonuç arasında ciddi bir mesafe olduğunu göstermektedir.
Danışmanlık ve mentorluk süreçlerinde duyduğum bazı örnekler, bu mesafenin neden açıldığını net biçimde ortaya koyuyor. Yükümlülüğü kapatmak için özel olarak startup kurulması, yatırım yapılmış gibi gösterilip belirli oranların geri talep edilmesi, yatırım yapılması gereken kaynakların fon kasalarında bekletilmesi ya da “para çıksın da nereye giderse gitsin” yaklaşımı… Bunlar münferit örnekler değil; sahada sıkça konuşulan, ekosistemi zedeleyen pratiklerdir.
Startup’ların gerçek ihtiyacı; sadece yatırım almak değil, ticarileşme, pazara erişim ve ölçeklenme süreçlerinde desteklenmek. Formalite yatırımlar bu ihtiyacı karşılamıyor, yalnızca istatistik üretiyor.
Bir diğer kritik başlık ise şeffaflık. Bugün zorunlu yatırım yükümlülüğü kapsamında kim, ne kadar yatırım yaptı; bu yatırımlar hangi girişimlere gitti; kaçı sürdürülebilir büyümeye katkı sağladı; fonlar bu kaynakları nasıl yönetti; teknoparklar bu sürecin neresinde durdu? Bu soruların büyük kısmı hâlâ kamuoyuna açık, düzenli ve karşılaştırılabilir biçimde cevaplanmış değil. Oysa Ar-Ge, ihracat ve istihdam verileri nasıl paylaşılıyorsa, yatırım başlığı altındaki rakamların da paylaşılması gerekiyor.
Ekosistem dediğimiz yapı, yalnızca mevzuatla oluşmuyor. Ekosistem; niyet, koordinasyon ve ortak akılla güçleniyor. Fonların yalnızca aracılık yapan değil, ekosistemi geliştiren bir rol üstlenmesi; teknoparkların bu süreci koordine eden aktif aktörler haline gelmesi; startup seçiminin formalite değil, ticari potansiyel üzerinden yapılması artık bir tercih değil, zorunluluk.
Bugüne kadar dağınık bir tabloyla karşı karşıyaydık. Ama bundan sonrası için bir stratejiye, net kurallara ve ölçülebilir sonuçlara ihtiyaç var. Zorunlu yatırım yükümlülüğü doğru ele alındığında, girişimciden alınıp yine girişimciye dönen güçlü bir mekanizma haline gelebilir. Yanlış ele alındığında ise yalnızca yükümlülük kapatan, ama ekosistemi büyütmeyen bir araç olarak kalır.
Para hareket etti diye değil, doğru yere yönlendirildiği için değer üretir. Bugün kendimize dürüstçe sormamız gereken soru şu: Biz gerçekten ekosistemi mi geliştiriyoruz, yoksa sadece yükümlülükleri mi kapatıyoruz? Bu soruya vereceğimiz cevap, önümüzdeki yılların girişimcilik hikâyesini belirleyecek.
İnovasyon ve ar-geTeknoparkAr-ge merkezleri




Yorum Yap