
Haberi Dinle
Kadın Sesi
Bir girişimcilik etkinliğindesiniz. Sahnede biri hikâyesini anlatıyor: zor günler, kritik karar, ekibe güven, doğru zamanlama. Salon pür dikkat. İnsanlar telefonlarına not alıyor. “Ben de böyle yapmalıyım.” O anda kimsenin aklına gelmeyen bir soru var: Aynı kararları veren kaç kişi bugün burada değil?
Dönen Uçaklar
İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan ordusunun kafasını kurcalayan bir soru vardı: Savaş uçaklarının neresi zırhlanmalı?Cevap kolay değildi. Zırh ağırdı. Uçağın her yerini kaplasanız uçak havalanamaz, yakıtı hızla tükenir, manevra kabiliyetini kaybederdi. Yani zırhı doğru yerlere, hesaplı biçimde koymak gerekiyordu. Ordunun elinde iyi bir veri kaynağı vardı: görevden dönen uçaklar. Her sefer sonrası dönen uçaklar tek tek incelendi, gövdelerindeki kurşun delikleri haritalandı. Yüzlerce uçaktan toplanan bu bilgi bir araya getirildiğinde ortaya net bir desen çıktı. Delikler rastgele dağılmamıştı. Kanatlar delik içindeydi. Gövdenin orta kısmı, kuyruk bölgesi — buralar da yoğun biçimde isabet almıştı. Buna karşılık motor bölgesi ve pilotun oturduğu kokpit çevresi şaşırtıcı derecede temizdi. Askeri mantık gayet açık görünüyordu: Uçaklar en çok kanatlardan ve gövdeden vuruluyor, o halde zırhı oralara koyalım.
İşte tam bu noktada, Columbia Üniversitesi’nde askeri araştırmalar için çalışan istatistikçi Abraham Wald itiraz etti. Ona göre zırh, delik olan yerlere değil; delik olmayan yerlere konmalıydı. Mantığı şuydu: Kurşunlar uçağın belirli bir bölgesinden kaçınmıyordu. Motor da, kokpit de aynı oranda isabet alıyordu. Fark şuydu ki oralardan vurulan uçaklar geri dönmüyordu. Düşmüşlerdi. Dolayısıyla incelenen listede yer almıyorlardı. Yani haritadaki boşluklar, güvenli bölgeler değildi. Ölümcül bölgelerdi. Elde edilen veri, tüm uçakların verisi değildi; sadece hayatta kalanların verisiydi. Ve hayatta kalanlara bakarak çıkarılan ders, tam tersi bir sonuca götürüyordu.
Ordu Wald’ı dinledi.
Aynı Salon, Aynı Hata
Girişimcilik sahnelerinde olan tam olarak bu. Konuşmacı listesi hep başarmış insanlardan oluşuyor — ki gayet anlaşılır, kimse batmış birini davet etmeyi düşünmüyor, batmış kişi de çıkmak istemiyor. Ama bunun bir sonucu var: Dinlediğimiz tavsiyelerin işe yaradığını değil, sadece o kişinin hayatta kaldığını biliyoruz. “Her şeyi riske attım, evimi sattım” diyen kurucu sahnede. Aynı şeyi yapıp evsiz kalan yüzlerce kişi sahnede değil. “Vazgeçmedim, ısrar ettim” diyen kurucu sahnede. Aynı inatla üç yıl daha devam edip batan kurucu sahnede değil. İnat, ısrar, risk — bunlar kazananlarda da vardı, kaybedenlerde de. Fark başka bir yerdeydi ama biz sadece bir tarafı dinleyebiliyoruz.
“Ama Başarısızlık Geceleri Var”
Burada haklı bir itiraz geliyor. Var gerçekten: FuckUp Nights. 2012'de Meksika’da başlamış, Türkiye’de de İstanbul, Ankara, İzmir, Denizli gibi şehirlerde yıllardır düzenleniyor. Hatta İstanbul’da BTM’de de vardı bir ara. Hala devam ediyor mu bilmiyorum. Benim fonangels zamanında tanıştığım çok kıymetli bir girişimci onun moderatörlüğünü yapıyordu. İnsanlar sahneye çıkıp batırdıkları işleri anlatıyor. Güzel bir fikir ve iyi niyetli. Ama dikkatli bakınca ilginç bir şey görünüyor. Etkinliklerin kendi tanıtım yazılarına bakın: “En başarılı başarısızlık hikâyeleri.” “Başarısız oldukları projeleri ve bu süreçlerden nasıl güçlenerek ayrıldıklarını anlatacaklar.” “Başarısızlığın nasıl bir öğrenme ve büyüme fırsatı olabileceğini keşfedeceğiz.” Bir moderatörün tanıtımı şöyle: “İki batış hikâyesini deneyime çevirmiş.” Fark ettiniz mi? Hepsinde başarısızlık bir ara durak. Düşülüyor, kalkılıyor, ders alınıyor, bugün daha iyi bir yerde olunuyor. Çünkü sahneye çıkabilmek için o hikâyeyi anlatabilecek durumda olmanız gerekiyor. Mikrofonu elinize aldığınız an, zaten dönmüş uçaklardan birisiniz. Gerçekten batan, borcunu kapatamayan, sektörü tamamen bırakan, bir daha hiç denemeyen insan o sahnede de yok. Kimsenin kötü niyeti yok; sadece o kişi orada olmak istemiyor ve zaten kimse onu aramıyor. Ekşi Sözlük’te birinin yazdığı gibi: başarısızlıkları konuşmak için kurulmuş bir etkinlik, zamanla herkesin başarı hikâyesini anlattığı bir şeye dönüşmüş.
Peki Ne Yapmalı Hojam?*
Bu yazının “etkinliklere gitmeyin” demek gibi bir derdi yok. Gidin, dinleyin, faydası var. Sadece dinlerken bir şeyi akılda tutmakta fayda var: Anlatılan hikâye, hayatta kalmış birinin hikâyesi. Tavsiyeler doğru olabilir, ama kanıt eksik. Birkaç pratik şey de var sanırım. Sahnede değil, sohbette sorun. Kaybeden insanlar mikrofonla konuşmuyor ama kahve içerken konuşuyor. Sektörde bir işi kapanmış birini tanıyorsanız, ona sormak bir panelden daha öğretici olabilir. “Nasıl başardın” yerine “neredeyse ne batırıyordu” diye sorun. İkinci soru çok daha dürüst cevaplar getiriyor. Ve en önemlisi: Kimsenin anlattığı hikâyeyi bir tarif olarak almayın. Hikâye bir yolculuğun anlatımı; tarif değil. O yolu aynen yürüyen yüzlerce kişinin başka yerlere vardığını unutmamakta fayda var.
Wald’ın askerlere söylediği şey aslında çok basitti: Baktığınız yer, bakmanız gereken yer değil. Sahnedeki insanları dinlemekte sorun yok. Sadece arada bir, sahnede olmayanları da hatırlamak lazım. Onların da bir hikâyesi vardı; sadece anlatacak mikrofonları olmadı.
NOT: * FluTV izleyenler anlamışlardır. Hocam darken kendimi kastetmiyorum. Sadece yeri geldiğini düşündüğüm için bir İlker Canikligil selamı vermek istedim.
GirişimcilikHayatta kalma yanılgısıSurvivorship biasAbraham waldBaşarı hikâyeleriBaşarısızlık hikâyeleriGirişimcilik ekosistemiGirişimcilikte başarısızlık



Yorum Yap