
Haberi Dinle
Kadın Sesi
Evde bir yemek yaparsınız. Sofradakiler över, tabaklar boşalır, “bunu her hafta yap” denir. O akşam insan haklı olarak kendini iyi hisseder. Şimdi aynı yemeği bir lokantada, yanındaki üç seçeneğin arasında, parasını ödeyerek sipariş eder miydi aynı insanlar? Bu bambaşka bir soru. Birincisinde sevdiğiniz insanlar sizi mutlu etmek istedi. İkincisinde bir yabancı, cebindeki parayla karar verecek. İkisi de “beğendim” demek. Ama ikisi aynı şeyi kanıtlamıyor. Hayatımızın büyük bölümünü bu iki “evet”i birbirine karıştırarak geçiriyoruz sanırım.
Aynı Kelime, Farklı Ağırlıklar
Bir fotoğrafa iki yüz beğeni gelir, kimse mesaj atmaz. Bir fikri anlatırsınız, herkes “çok mantıklı” der, sonra kimse aramaz. Bir iş başvurusunda mülakatı çok iyi geçirirsiniz, “sizinle tekrar görüşeceğiz” denir. Bunların hepsi birer onay ama hiçbiri aynı şeyi söylemiyor. Beğeni, “bir saniyeliğine hoşuma gitti” demek. İltifat, çoğu zaman “seni kırmak istemiyorum” demek. Mülakattaki olumlu hava, “şu an hoş sohbet ediyoruz” demek. Bunların hiçbiri yalan değil; sadece sandığımız kadar ağır değil. Asıl ağırlığı olan “evet”ler ise genellikle daha sessiz gelir: Birinin size para ödemesi. Birinin sizi başkasına önermesi. Birinin ikinci kez gelmesi.
Bu üçünün ortak noktası şu: Hepsinde karşı taraf bir şeyden vazgeçiyor. Parasından, itibarından ya da zamanından. Vazgeçmenin olmadığı yerde onay ucuzdur; vazgeçme başladığı anda onay gerçek bir bilgiye dönüşür.
Bu Hafta Aklıma Düşüren Şey
Geçtiğimiz günlerde TÜBİTAK’ın girişimcilere verdiği desteklerle ilgili bir detay dikkatimi çekti. Yıllardır “hibe” olarak bilinen BiGG programı artık bir yatırım programı olarak işliyor: seçilen girişimlere, şirketin %3 hissesi karşılığında 1.350.000 lira veriliyor. Yani devlet artık parayı verip çekilmiyor; ortak oluyor. Riski paylaşıyor, başarıdan pay alıyor. Bence iyi bir değişiklik. Ama haberi okurken aklıma gelen şey programın kendisi değildi, şu oldu: Bir girişimin önüne üç farklı yerden para gelebiliyor ve üçü de bambaşka şeyler söylüyor. Bir komisyon, iş planını okuyup “bu proje tutarlı” diyor. Bir yatırımcı, “bu iş büyüyebilir” diye bahse giriyor. Bir müşteri ise, “benim derdimi çözüyor” diyerek cebinden para çıkarıyor. Üçü de gerçek para. Ama yalnızca sonuncusu, işin gerçekten bir karşılığı olduğunu kanıtlıyor. Diğer ikisi hayatta kalmayı sağlıyor — ki bu da önemli, hatta çoğu zaman şart. Sadece farklı şeyler.
Niye Karıştırıyoruz? Çünkü kolay onay, zor onaydan daha hızlı geliyor ve iyi hissettiriyor. Sofradaki övgüyü almak bir akşam sürer; lokantada ikinci kez sipariş alınması aylar. Fotoğrafın beğeni alması saniyeler; birinin sizi arayıp bir iş teklif etmesi yıllar. İnsan doğal olarak hızlı gelene tutunuyor. Bir de şu var: Kolay onayı reddetmek nankörlük gibi geliyor. Annenizin yemeği beğenmesine “ama sen taraflısın” demek tuhaf olurdu. İyi niyetle verilen onayı küçümsemek istemiyoruz, haklı olarak. Mesele onu küçümsemek değil zaten; yerini doğru bilmek.
Bunu düşündükçe fark ettim ki tek soruyla ayırt edilebiliyor: Bana “evet” diyen kişi, bu “evet” için neyden vazgeçti? Hiçbir şeyden vazgeçmediyse — güzel bir cümle kurmuş demektir, o kadar. Zamanından, parasından ya da itibarından bir parça verdiyse, elinizde gerçek bir bilgi var demektir. Bu soru bir şirket için de geçerli, bir fikir için de, bir ilişki için de. Kimin desteğinin gerçek olduğunu merak eden herkesin cebinde taşıyabileceği cinsten.
Yemek güzel olmuş olabilir. Ama bunu anlamanın yolu sofradakilere değil, parasını ödeyecek olana sormaktan geçiyor.
Gerçek onayGirişimcilikMüşteri doğrulamaGirişimcilikte başarıİş fikri doğrulamaMüşteri geri bildirimiYatırımcı desteğiTübitak bigg



Yorum Yap